Showing posts with label ankara. Show all posts
Showing posts with label ankara. Show all posts

Wednesday, February 23, 2011

Wienerwald – Sağlıklı Fast Food!

Wienerwald TR
Tel : 436 0606 (GOP)


21. yüzyıl yaşam stilinde hareket etmeye zamanımız yok. Günün büyük çoğunluğunu ya ofiste ya evde ya da okulda, bir sandelyenin üzerinde çalışarak geçiriyoruz. Bir de bu durumun yanı sıra müthiş lezzetli, çarçabuk yiyebileceğimiz ama oldukça sağlıksız, yağlı ve kalori bombası fast-food zincirleri gibi bir opsiyonumuz var. Hâl böyle olunca da tabir-i caizse ne yesek yarıyor :). İşte bu döngüye alternatif olarak sizi ünlü tavukçu Wienerwald’la tanıştırmak istiyoruz.

Beyaz et zaten sağlıklı. Bu bilenen bir gerçek. Fakat pişirme stili de oldukça önemli. Wienerwald işte bu sağlıklı eti alıp sıfır yağ katarak buharda pişiriyor. Sonuç mu? Pamuk gibi etler, mükemmel bir lezzet ve sağlıklı bir öğün.



Kendi görüş açımdan, özellikle öğle yemeklerinde iyi gidiyor açıkçası. Paket servis çok hızlı, abartmıyorum 15 dakikada kapınızda oluyor siparişiniz (Ankara – GOP şubesi). Paketleme de oldukça kompakt. Yedikten sonra toparlayıp atması kolay. Menüden tercihim genelde sossuz “yarım tavuk”. Doyurucu, lezzetli ve hafif. Bu sayede bütün öğleden sonranız uyku halinde geçmiyor.

Tabii kendinizi biraz şımartmak da bir seçenek. Geçenlerde Drama Queen ile beraber bir spor çıkışı şubelerine uğradık. Geniş, ferah, ışıklı ve oldukça temiz bir yer. Hizmet de iyi. Üzerine 8 otlu sos dökülmüş bütün tavuk, jumbo kanatlar, haşlanmış sebzeler ve patates istedik.


Zaten lezzetli olan tavuk, 8 otlu sos ile birleşince bir lezzet şölenine dönüşüyor. Yalnız uyarmam gerekir ki her zaman yenebilecek bir şey değil, bu soslu haliyle biraz ağır olduğunu belirtmekte yarar var. Bu arada isterseniz sosları (8 otlu, acılı vs.) evlere servis ile de gönderiyorlar. Bunları tabii daha sonra mikrodalga veya tavada ısıtıp, tavuğun üzerine sizin dökmeniz lazım.

Haşlanmış sebzeler ve patatesler de buharda piştiği için açıkçası biraz hastane yemeği gibiler. Sağlıklı ama lezzetten yoksun.


Fotoğraflardan da görülebileceği üzere tavuk kanatlarının “jumbo” oldukları yok! Lezzet ise ortalama. Akılda kalıcı bir tat değil.

Son olarak burada fotoğrafları olmayan fakat denediğimiz diğer tatlardan bahsedelim. “Kicks” olarak adlandırdıkları şey panelenmiş tavuk göğsü. Ne yazık ki pek bir esprisi yok. Tekrar yenecek bir tat değil.


Burger oldukça doyurucu fakat KFC’nin Zinger’i gibi lezzetli değil açıkçası. Ama yinede çok açsanız denenebilir. Tatlı olarak ise Chocolate Mousse tavsiye edilmişti bize ve bekleneni veriyor. Başarılı bir tatlı.


Beyaz etin yanına karbonhidrat olarak takviye yapmak istediğinizde önünüzde iki seçenek var. Beyaz pilav ve Almanca kitaplarında görmeye alıştığımız o çiçek ekmeklerden. Beyaz pilav buharda piştiğinden olsa gerek oldukça başarılı. Denemenizi tavsiye ederim. Ekmek de standart zaten, burada da aynı Almanya’da da. Keşke servis etmeden önce biraz ısıtsalar ama!

Şinitzel de tavsiye ediliyor fakat onu deneme şansımız olmadı.

Şöyle bir toparlarsak. Çevirme piliçler çok başarılı. Kesinlikle denenmeli! Bunun dışında çok açsanız Mega Burger hakikaten doyuruyor. Beyaz pilav da yine iyi bir tercih. Tatlı olarak ise Chocolate Mousse!


--------------------------------

Famous fast-food chain Wienerwald is opened in our beloved Ankara too!

Healthy lunchs finally!

Delicious “whole” grilled chicken is also served with different dressings. My favourite is plain half chicken. There are also chicken wings, kicks (fried-like chicken breasts) and sandwiches. However, I only suggest the grilled classic.

If you would like to add some carbonhydrate to your meal, you have 2 alternatives. The white rice and the German bread rolls. There are also steam cooked vegetables, but as you can guess, it is very tasteless without any dressing.

You can either call 436 0606 (english is an option for GOP store!!!) or directly from web site, they are also at yemeksepeti now. Service is very fast. It takes around 15 minutes from the GOP branch.

Don’t forget to try chocolate mousse too…

Thursday, February 10, 2011

Tiyatro Notları No: 2 – “Fosforlu Cevriye”, Feray Darıcı ve Zeynep Aytek Metin Söyleşisi

1) Fosforlu Cevriye 3 sezondur kapalı gişe oynuyor. Biletler satışa çıktığı an tükeniyor. İzleyenler tekrar izliyor. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
 
Feray Darıcı: Malesef her oyunda ekip birbiriyle bu kadar kaynaşamıyor. "Kan tutması" ekip içinde yaşadığımız durum tam olarak bu. Bizim aramızdaki sıcaklık, samimiyet ve sahnede oyundan ve birbirimizden aldığımız keyif direkt olarak seyirciye yansıyor sanırım. Tabi Akün sahnesinin fiziki durumu da bize bu anlamda iyi hizmet ediyor. Oyunun müzikal olması ve Atilla Özdemiroğlu müziklerin bu denli beğenilmesi, tekstin bizden olması, işin içinde Gülriz Sururi gibi bir duayenin hem yazar hem yönetmen olarak bulunması ve dediğim gibi ekip içindeki o kan tutması seyirciyi bu kadar sarıp sarmalıyor.


Zeynep Aytek Metin: Müzikaller tiyatronun en renkli anlatım aracı hem de süsüdür. Ancak. Ne yazık ki bu renkli şölenin maliyeti diğer tiyatro türlerine göre çok daha fazla. Uygun oyuncu ve müzisyenlerin bulunması da bir o kadar zor. Doğal olarak, az sayıda oyun çıkması da talebi arttırıyor. Tabi bunun yanında, bu oyunda yönetmenin isabetli kast seçimi ve oyuncuların birlik ve uyumunun hakkını da yememek lazım.
 
2) Hayatın içinden karakterler canlandırıyorsunuz. Bu durum sizde nasıl hisler uyandırıyor? Gerçek hayatınızı etkiliyor mu?

 
FD: Cevriyenin masumluğu, çocukluğu, kadınlığı, aşkı, hüsranları, acıları, yalnızlığı, her şeye rağmen yaşam sevgisi.... Tüm bunlar aslında hepimizin içinde olan, hepimizin zaman zaman yaklaşıp zaman zaman özlediğimiz duygular... Yani aslında çok benden, çok bizden. Dolayısıyla hayatın gerçekliği içinde gerçek olan bir karakter canlandırıyorsanız günlük yaşantınızı kısmen etkilemesi doğaldır.


ZAM: Ne kadar profesyonel olursanız olun, çıkardığınız karakterlerin hayatınızın içinde, ufak tefek aksiliklere sebep olmaması mümkün değil. Şöyle düşünün, aynı dairede iki kiracı, sonra üç, sonra dört… Aynı enstrümanı kullanan iki kadın. En azından oynanan oyun boyunca, bazen içsel iniş çıkışlarla, bazen dışta size ait olmayan hareketler ve biçimlerle karşı karşıya kalıyorsunuz.


3) Bu güne kadar oynadığınız karakterlerden kendinize en yakın hissettiğiniz hangisi ve neden?

 
FD: Sanırım Cevriye. Az önce de bahsettiğim gibi hayat kadar duygu yelpazesi geniş bir karakter... Yani gerçeğin içinde...


ZAM: Eğer profesyonelseniz oynadığınız hiçbir karakteri yalan yada uzak diye isimlendiremezsiniz. Her ne kadar oynadığınız roller bazen sizi çağrıştırsada, genelde bakındığında, her karakter bir insan. Siz yaradılıştan nasıl parmak izinize kadar eşsizseniz, aynı şey çıkan karakter için de tamamen geçerlidir. Bu düşünce hem her yeni çalışmada sizi tüm karakterlere eşit mesafede tutar, hem de bir önceki sorunuzun cevabıdır. Siz oyuncu olarak, karaktere fazladan bir şey yüklemezseniz, yolunuz ayrıldığında ona vedanız da kolay olur.
 
4) Tiyatronun diğer sanat dallarıyla karşılaştırıldığında Türkiye’de hakettiği değeri bulduğunu düşünüyor musunuz?

 
FD: Hayır ama çok karamsar da değilim. Bölge tiyatrosunda da çalışmış bi oyuncu olarak, bölgenin ve özellikle Ankara’nın en azından çok kemikleşmiş bir seyirci kitlesi var ki 3. sezondur hala kapalı gişe oynuyoruz. Bu işin seyirci kısmı sadece...


ZAM: Konservatuarda, bir hocamız buna atfen çok güzel birşey söylemişti. “Çok şansızsınız, herkesin orta okulda bir gösteri deneyimi vardır”. Doğru, çünkü insanlar kemanı, baleyi zikretmezken, oyunculuk ne yazık ki yaya kalır. Bir de örnek verilir, yurt dışında mankenler Oscar aldı! Ancak bilinmez ki, o manken 4 sene üniversitede yüksek tiyatro eğitimi almıştır. Kısaca belki eğitim arttıkça, kendimize, sanata layık gördüklerimiz de değişir.


5) Bir oyunun hazırlık aşamasında yaşadığınız en büyük zorluk nedir?

 
FD: En en büyük zorluk, karakter yaratım sürecidir. Karakteri doğurmak, beslemek, anlamak ve giymek gerekir. İşte bu çok sancılı bi süreçtir.


ZAM: Karakteri yaratmak zordur, ama asıl zor olan onun dünya ile ilişkisidir. Bu da, grup arkadaşlarınızla uyum ve paylaşım ister. Eğer bu gerçekleşmezse, bütün karakterler mükemmel çıksa da, oyun vasatlaşır. Yani, uyumsuzluk oyuncuyu küçültür. Köprüler bir kez kuruldu mu, işler kolaylaşır.

 
6) Sinema, dizi ya da tiyatro oyunlarından birinde "bunu ben oynamalıydım" dediğiniz bi rol var mı?
 
FD: Ben bu konuda biraz arsızım. İzlediğim, beğendiğim, heycanlandığım her projede yaş, cinsiyet ayırmaksızın kanım kaynayıp, hepsini oynamak istiyorum. :)


ZAM: Mümkünse hepsi! Her biri ayrı deneyim ve macera. En akla gelmedik rol, sizin yaklaşımınızla, hem izleyene hem oynayana beklenmedik şeyler yaşatır. Onun için süpriz hep iyidir. Hepsi olsun. :)


7) Bir oyuncu olarak kendinize sanatçı diyor musunuz? Kime sanatçı denir?
 
FD: Devlet tiyatrolarında "sanatçı" kadrosundayım. Ama sanatçı sıfatının sorumluluğu bence çok ağır. Müthiş bir donanım demek bu. Yani oyunculuksa sanat dalınız tüm oyunculuk biçemlerine, tüm tiyatro sinema tarihine, mitolojiye vs... hakim olmak gerekir diye düşünüyorum. Diğer sanat dalları hakkında ciddi fikirlere sahip olmak gerektiğini de düşünüyorum, ve maalesef ülkemizde bu anlamda eğitim sıkıntımız olduğunu biliyor ve yaşıyorum.
 
ZAM: O zikrettiğiniz cümle en az yirmi beş yıl ister. Her oyunun bir ilmek, her ilmeğin ömür halısının motifine bir katkı olduğunu bilin, gerisini varın siz düşünün ne zaman o noktaya gelir bu macera...


8) Blogumuz genellikle yeme içme kültürü üzerine. Sizin de gitmekten keyif aldığınız yerleri öğrenebilir miyiz?


 FD: Ankarada yaşıyorum ve deniz özlemi içindeyim. Bulduğum her fırsatta denizli biryerlere gidip deniz kenarında yaz kış balık keyfi yapmayı çok severim. Eğer Ankaradaysam tarihi dokusu olan mekanlar daha çok ilgimi çeker. Kalede Ankara manzarasına nazır keyifli bir akşam yemeği gibi...

ZAM: İş, aile, koşturmaca... Türkiye’de kadın olmak, hele böyle bir meslek grubunda çok eğlenceli. Sosyal hayat neredeyse sıfır. Ancak, Budakaltı, Cafémiz, Yosun az bulunan zamanların durağı.

Saturday, February 5, 2011

14. Ankara Caz Festivali / 14th Ankara Jazz Festival

Yeni bir yıl, yine bir Şubat ayı. Ankara olarak caz zamanımız gelmiş demektir. Hazırlanan program yine her zamanki gibi İstanbul’un yanında çok sönük kalıyor fakat her ne kadar büyük isimler tek tük olsa da gelen sanatçılar her zaman kaliteli oluyor. Bu yüzden tavsiyelerden ziyade bileti alıp güzel bir konser olacağını düşlemek gerekiyor.

Bu seneki program aşağıda,


Festivalin bombası tabii ki Amerikalı caz piyanisti Mulgrew Miller. Oldukça yetenekli, hemde efsane caz gruplarında da çalmış, Art Blakey and Jazz Messengers gibi, tecrübeli bir sanatçı. Klasik caz (mainstream) yapıyor ve bu yüzden de çok değerli benim için. Eskinin “Blue Note”  sound’unu dinlemek pek mümkün değil bu günlerde. Ankara’ya da tam grubuyla geliyormuş;

Mulgrew Miller - piyano
Tim Green - saksafon
Ivan Taylor - bass
Rodney Green - davul

Nefis bir konser olacak, kaçırmayın derim!

Bunun dışında Maria Joao konserine gidilebilir. Portekizli sanatçıların konserleri her zaman keyifli olur. Daha önce ismini hiç duymadım ama Polonya ve piyanist etiketlerini almış bir isim ben eminim ki çok iyi olacaktır: Janusz Olejniczak. Bir de If Performance Hall’a çıkacak olan New York’lu grup eğlenceli olacak gibi, gidip göreceğiz :).


Bilet satın almak için,
www.mybilet.com

Konsere ısınmak için, youtube'dan geçen seneki bir performans,

Tuesday, December 21, 2010

Dalyan Balıkçısı

Tunalı Hilmi Cad. 90/G
Çankaya/ANKARA
+90 312 467 8281



Ailece abone olmamıza rağmen ancak şimdi yazma fırsatı buluyorum Dalyan Balık’ı, bu benim ayıbım. Henüz burayı keşfetmemiş olanlarınız için de büyük kayıp. Hayat fırsatlarla dolu ne de olsa, zararın neresinden dönseniz kar.


1958’den beri, başka deyişle 3 kuşaktır Ankara’nın balıkçısı olan Dalyan Balık, son birkaç yıldır dükkanının önündeki sevimli mekanında da bizleri balıkla buluşturuyor. Tecrübeli aile işletmesi, size restaurant lezzetini ev ortamında gibi yeme fırsatı veriyor. Elbette hala tezgahtan balık satın alabilirsiniz, asla tam bir restaurant dönüşmüş değil dalyan balık.


Özellikle öğlenleri Tunalı civarındaysam vazgeçilmez öğle yemeği durağımdır burası. Işık hızıyla gelen siparişler, dünyanın en güleryüzlü servis elemanları balığı daha lezzetli yapıyor sanırım. Tezgahtaki balıklardan seçebileceğiniz gibi, salata, çorba, mezeler ve özellikle yeni yapmaya başladıkları midye dolma da arasından seçmekte zorlanacağınız alternatifler.


Gelelim bizim neler yediğimize. Valide sultan ızgara palamut, sultanların sultanı balık çorbası ve hamsi ızgara, ve ben, salata ve hamsi tava. Palamut hem iyi pişmiş, hemde hiç kurumamıştı. Balık çorbası tam kıvamında, hem bol balıklı, hem de balıklar su içinde yüzmüyor, hoş bir kremalı durum söz konusu. Salata, çıtır çıtır günlük, ekmeklerle yarış içinde. Hamsi… Ne desem boş, tavası yağ çekmemiş, ızgarası ayrı güzel.


Midye dolma için de çelişki içindeyiz. Midye dolmanın da hem fıstıklı, üzümlüsünü hem sokak işi olanını yedik. Herkes fıstık, üzüm sevmiyormuş… Zannedersem son olarak iki çeşitten de bulundurma planları vardı, midye konusu biraz muallakta şimdilik.


Balıklar, salata, çorba, şalgam suyu (balıkla ne alakaysa) ve su için 36 Lira ödedik. Yemek sonunda gelen her daim taze çaydan da sözetmeden geçemeyeceğim…


I can almost say that we have a family membership to the place! However, sadly I couldn’t write about it before.

Since 1958, Dalyan Balik is Ankara’s fish market. But for the last few years, it is also the quick fish eat. If you are too lazy to cook at home, try it at the shop…

If I am around Tunalı especially at lunch time, Dalyan Balık is my place without a question. Your orders are at the table with the speed of light, and I guess everyone is very happy with their job, they are always smiling! The options are salad, soup, appetizers, stuffed mussels as well as the fish on the clerk.

What we had is grilled bonito, grilled and fried anchovy, fish soup and salad. Bonito was both well cooked and juicy. Fish soup had many fish in it and they were as well not swimming in water but rather in a creamy nice base. Salad was fresh and crispy like the bread served. And anchovy… Not oily, and very delicious.

Stuffed mussels are another issue. We have tasted both the one with currant and pine nuts and without. I suppose they were thinking of having both lastly.

For the fish, salad, soup and two drinks we paid 36 Liras. The limitless good quality tea is complementary.

Sunday, November 28, 2010

Marmaris Balıkçısı


Bestekar Sokak No: 88
Kavaklıdere Ankara
Tel: 00 90 312 427 2212
Hepimizin bildiği üzere, Ankara bir sahil kenti olmamasına rağmen lezzetli balık yiyebileceğiniz, hatta boğazdakilerle yarışabilecek, restoranlara sahip. Trilye gibi lüks yerlerin egenmenliğinde olan bu balık restoranları, son yıllarda Marmaris Balıkçıcısı, Balıkçı Köy gibi yerlerle biraz daha orta sınıfın da ulaşabileceği fiyatlara, Dalyan Balık gibi balık satmanın yanı sıra, hemen oracıktaki birkaç masasında da yemenize imkan sağlayan mekanlar ile halka inmiş durumda.


Marmaris Balıkçısı Bestekar Sokak’ta eski Yerfıstığı Pub’ın yerine açılmış. Öğlen menülerinin fiyatları ile dikkatimizi çekmişti. Balık ve meyve için 15TL’den başlayan fiyatlar, çevre ofislerde çalışanlar için sağlıklı bir alternatif olmuş durumda. Fırsatını bulunca biz de arkadaşlarla, tiyatro öncesi, akşam yemeği için Marmaris Balıkçısı’na gittik.


Başlangıç olarak, vitrinden seçtiğimiz mezeler ve salatamız geldi. Ahtapot salatası çoğu yerin aksine, çok iyi marine edilmiş ve yumuşacıktı. Tadına doyamadık açıkçası. Deniz börülcesi tamamen kılçıksızdı ve mükemmel zeytinyağı, limon, sarımsak dengesindeydi. Patlıcan salatası ise hayal kırıklığı oldu, oldukça tatsızdı. Gerçi patlıcanın mevsimi değil... Bunun aksine yine içinde patlıcan olan köpoğlu tam kıvamındaydı. Roka salatası ise görüntüsünün aksine akılda kalıcı bile değildi. Amasra’daki efsane salataladan beklemeyin.


Sıcaklardan da güveçte karides ve kalamar tava söyledik. Karidesler mikroskopla inceleme gerektirmeyecek boyutta ve çok lezzetliydi. Zaten güvecin üzerine yıldırım düştü ve geldiğinden daha hızlı, boşu mutfağa doğru yola çıktı. Kalamarlar ise donmuş değildi, hem sosu hem kendisi tam kıvamındaydı. Zaten biz birer halka tadına baktından sonra balık sevmeyen, hatta şinitzel sipariş eden sevgili Hande tarafından silinip süpürüldü.


Gelelim asıl konuya: BALIK. Açıkcası pek iyi bir başlangıç olmadı; çünkü balık tavsiyesi istediğimizde, cevap, levrek oldu. Yanlış anlamayın levrekle bir problemimiz yok ama insan balık mevsiminde bir lüfer, bir palamut yemek istiyor açıkcası. Buna rağmen daha sonra bizi 1.5 kiloluk bir lagos ile tavlamayı başardılar. Izgarada pişen balığımız masaya garnitürler içinde bir tabakta geldi, iyi pişmiş ama kurumamış, lezzeti yerindeydi. 


Tam bu noktada bir problem oluştu, ancak bizim değil sizin için; garsonun ayıklama önerisini rahatımıza düşkünlüğümüz ve muhabbetin koyuluğu ile kabul ediverince, balığı fotoğraflamayı akıl ettiğimizde kendisi çoktan miğdemizdeydi. Telafi için buzdolabındakileri fotoğrafladık.


Neden bilemiyoruz ama hep en efsane tatlıları balıkçılarda yedik. Bu yüzden tam menüyü inceliyorduk ki, masamıza ikram olarak cevizli kabak tatlısı geliverdi. Şekeri tam kıvamındaydı, hatta Drama Queen ‘ananeminki gibi’ dedi. Elbette biz balkabağı tatlısı ile yetinemedik ve gözümüze çarpmış olan kestaneli helvayı da denemek istedik. Tahin helvası ile pişmiş kestane parçacıklarını karıştırıp, küçük bir güveçte eritmişler. Başarılıydı. Birdaha ki sefere de suflelerini deneyeceğiz.


Bu kadar yemeğin bir şişe şarapla birlikte günahı ne oldu derseniz, 4 kişi için 236 TL ödedik. İçkili bir akşam yemeği için astronomik sayılmaz diye düşünüyoruz...



Although Ankara is not a coastal city, the fish is quite good here. Over the past years, fish restaurants in Ankara were expensive and luxurious, like Trilye, but now there is a lot of value-for-money options available. “Marmaris Balıkçısı” is one of them.

We went here to dinner before a theatre performance, but we want to emphasize that lunch menus are also possible and very cheap. A fish and salad is only 15 TL.

Ok let’s move on with what we ate. For cold starters we chose octopus salad, garden rocket salad, kopoglu (a traditional Turkish appetizer with eggplant and garlic yoghurt) and eggplant salad. 

Octopus salad was absolutely delicious. Generally this appetizer is hard to eat, almost trying to chew and eat a gum. But in this place, you must try! It strews in your mouth with an excellent seafood and sauce ratio. Top notch.
Garden rocket salad was ok. It cames with rather a pretentious bowl but taste and freshness of greens; not so much!
We also recommend “Kopoglu” and pretty sure that it will become your favorite appetizer in Turkey.

Our last cold starter, eggplant salad, was not good, so just skip it.
Let’s move on with hot starters, we ordered fried calamari and shrimps in a stew. In our group, there was one person who didn’t like see-food. But somehow (!) she adored fried calamari’s so couldn’t eat a single of it! Aside from joke, it was that good :). As you can infer, shrimps was also perfect, chubby and covered with butter, they finished almost in no time.

Now let’s get serious and approach to main deal: FISH! When we ask recommendation for the fish, we were a little bit disappointed first. Because they recommended us, see bass which can be eaten easily throughout the year. We were hoping that to eat something different in fishing season. But then the waiter came with 1.5 kg weighted Laos and captured our hearts :).
Laos was grilled perfectly and served boneless. So all you need to do is eat this tasty fish meat :). And this is why there is no picture of the fish. We just ate it and forgot to take picture :).

We can also recommend desserts. We tried a Turkish traditional dessert called: Helva. Conventionally it’s a sweet made with sesame oil. But here, they combined it with chestnuts and baked in an oven like a Turkish soufflé. Shouldn’t be missed!

Other than these, wine menu is weak. But it’s understandable for a mid-range place. Also you can try fish with raki, which is traditional Turkish style :).
So a number of cold and hot starters, a big fish, dessert and a bottle of wine cost 236 TL for 4 people. So it’s approximately 60 TL each.

Definitely recommended!

Sunday, November 21, 2010

Drama Queen Reporting / Drama Queen Bildiriyor: Ayşe Bacı – Kızılcahamam

Yine bir öğlen vakti ve yine yollardayız. Bu sefer yoğurdu üfleyerek yemeye karar verdik ve Kızılcahamam’ın yerlilerine sorduk. Ayşe Bacı’da mantı ve cevizli çörek yemeden gitmek olmazmış.



Önce gözlemenin tadına bakalım dedik. Ayşe Bacı gözlemeyi sade yapıyor, içine ne isterseniz koyun diye. Gayet güzeldi, hatta annem evdeki gibi dedi. Önden ikramları olan turşu ve bazlama da getiriyorlar, onlar da harika.



Ardından mantımız geldi. Biraz hayal kırıklığına uğradık açıkcası. Ayşe Bacı’nın kendi el açması mantısı bittiğinden, dışarıdan almış. Bir daha ki sefere kendi mantısından yiyeceğimizden emin olacağız. Mantı sevmeyenler için de gününe göre çeşitli yemekler var, kurufasulye, çorbalar vs.



Yemek sonrasında cevizli çörek ve çaylar da ikram olarak geldi. Mantıdan sonra bir mahcup olma durumu sözkonusuydu, ama biz tekrar gideceğiz, ben eminim birdaha ki sefere harika olacağından mantının.





Ankara’ya dönmeden mutlaka bazlama ve cevizli çörek almaya karar verdik ve siparişlerimizi verdik. 6 kişi 45 lira ödedik; ancak sadece mantıları ödediğimizi unutmayın. Cevizli çörekin kilosu da 14 TL. Kredi kartı geçmiyor, tedarikli olun.

It is again lunch time and we need a place to eat. This time we were cautious and asked for the suggestions of the locals and they to go to ‘Ayşe Bacı’ (bacı means sister). We went there to taste their mantı and wallnut scone (which is the best in the area).
We started with their gözleme (some call it pancake for some reason, but it is not), a thin dough cooked and folded to form a square. Generally it is cooked with cheese or minced meat in it but she does them plane so that you can create your own taste. It was very nice; mom said ‘it is like homemade’. They also brought some very delicious pickled cucumbers and bazlama (a sort of flat bread).
Then came our mantı. We were a little disappointed about it, as she ran out of her own product and had to get some readymade. She said she can offer something else, but we didn’t want. But next time we will make sure that we will have the one she prepared. If you do not like mantı, there are other dishes and also soups available.
She brought some walnut scone and tea complementary. The scone is very good as it was told. We will buy some scone and bazlama on the way back for sure.
We were 6 and paid only 45 liras for all. She only charged for mantı and the rest was complementary, as we are a little disappointed with mantı. I should also add that she is very friendly and like a true mom or sister. Do not forget, cash only!

Friday, November 19, 2010

Drama Queen Reporting / Drama Queen Bildiriyor: Kızılcahamam

Bayram tatili münasebeti ile bu hafta Kızılcahamam’a geldik. Malum, Kızılcahamam Ankara’ya arabayla sadece 1,5 saat uzaklıkta ve termalleri ile meşhur. Suyun özellikle kas sistemi, deri hastalıkları ve romatizma için tedavi edici olduğu söyleniyor. Türkiye’de, genellikle orta ve ileri yaş kaplicalara gitsede, bence gençler de yenilenmek ve stres atmak için gidebilirler. Termal havuzda 20 dakika kaldıktan sonra, 1-2 saat uyuklayıp, yeni doğan gibi uyanıyorsunuz.


Başkent Üniversitesi’nin bir kuruluşu olan Patalya Termal Hotel’de konaklıyoruz. Çalışanlar güleryüzlü ve yardımcı. Otelin genel müdürü ile ufak bir sohbetin ardından Mart 2011 itibari ile otelin yenilenmiş hali ile hizmete gireceğini öğrendik. Otelle ilgili en iyi şeylerden biri de, içinde bulunduğu doğa. Çam ormanları ile çevrili otelde sabah koşusuna çıktığınızda adeta içinize çam soluyorsunuz.



Patalya dışında başka oteller de var elbette ama bence en nezih olan Patalya. Elbette diğer seçenekler de var. Örneğin belediyenin yaptırdığı apartlarda yada sertifika verdiği evlerdeki odalarda konaklayabilirsiniz. Tercihiniz apart olursa, mutfak eşyalarınızı da getirmeyi unutmayın.



Görülecek en önemli yer ise, Büyük Hamam karşısındaki parkın içindeki şehit ağacı. Türkiye’nin dört bir yanında şehit olan askerlerimizin künyelerinin asılı olduğu ağaç, her Türk’ün görmesi gereken yerlerden.



Sonuç olarak, Kızılcahamam haftasonu ya da günübirlik ziyaret etmek için biçilmiş kaftan. Eve dönerken boş şişelerinizi Kızılcaham’ın güzel suyuyla doldurmayı da unutmayın.

***

I am at Kızılcahamam, which is very only 1,5 hrs. ride to Ankara, with my family this week, due to the Holiday. Kızılcahamam is famous for its thermal water and therefore spa. The water here is said to be good for many diseases, especially the ones regarding muscular system, skin and rheumatism. In Turkey, mostly elderly people prefer these resorts; however I believe it is also very good for young. After you stay at the thermal hot pool for 20 minutes, you wrap yourself in your bathrobe and towels and then take a nap for 1-2 hours. You wake as if you are a new born, relaxed and with a skin like silk.

We are staying at Patalya Thermal Resort, which is facility of Başkent University. The staff is nice and friendly, but the hotel needs a serious renovation. After chatting a little with the general manager of the hotel, we learned that the renovation will be finished at March 2011 and the hotel is going to be a ready for the new season as a totally new place. One of the best things about the hotel is the nature it is in. The hotel is surrounded by the pine forest. When you go out for running in the morning you breathe in the nice smell of the forest.

There are other hotels as well but Patalya is probably the most decent one. You have another options like renting an apart that the municipality built recently again at the city center. Bunun dışında belediyenin sertifika verdiği evlerde oda kiralamak da mümkün. They have their own kitchen but you need to bring your own utensils.

There is also a monument for Turkish soldiers who died while defending their country. It is a must see place, that is in the park right across Büyük Hamam (The great Turkish bath) at the city center.

To sum up, Kızılcahamam is a nice place to visit for a weekend even only for its nature. There are also picnic areas in the forest, for daily visitors. Do not forget to fill your empty water bottles on the way back with its nice water.